Cumartesi, Temmuz 14, 2007

9 Trilyon Liralık Yılan Hikayesi de ne?

9 milyon YTL, 3.10.2006 tarihinde partinin kasasına yattı...Ancak buradan sonra daha ilginç bir gelişme daha yaşandı..Bakanlık, bu parayı ödedikten 2 ay sonra Danıştay 10. Daire'ye itirazda bulundu ve 9 milyon YTL'yi geri istedi..
Anavatan paraları ne yaptı?

CEMAL PANDORA'NIN YAZISI
Anavatan Partisi Grup kurduktan sonra Maliye Bakanlığı'na başvuruda bulunarak Hazine yardımı talebinde bulundu..
Maliye, seçimlerde partinin aldığı oyun yüzde 7'den daha az olduğu gerekçesiyle bu başvuruyu reddetti.
Anavatan da İdare Mahkemesi'na dava açtı..
Davayı kazandı..
Sonra ne mi oldu?
Tabii ki 9 milyon YTL, (9 trilyon Törkiş lira) 3.10.2006 tarihinde partinin kasasına yattı...
Ancak buradan sonra daha ilginç bir gelişme daha yaşandı..
Maliye Bakanlığı, bu parayı ödedikten 2 ay sonra Danıştay 10. Daire'ye itirazda bulundu ve 9 milyon YTL'yi geri istedi..
Bundan sonrası daha da ilginç...
Danıştay, Maliye Bakanlığı'nın bu itirazını haklı bularak paranın Maliye'ye iade edilmesine karar verdi.
Burada ne yapılması lazım?
Anavatan Partisi'nin kuzu kuzu bu parayı Maliye'ye iade etmesi lazım...
Ama etmedi..
Para hala (eğer duruyorsa) hala Anavatan'ın kasasında...
Ne zaman geri döneceği de meçhul..
Haa, bu arada bir soru da boşlukta..
Maliye madem dava açacaktı, bu parayı niçin ödedi?
İnsanın aklına binbir türlü soru geliyor..
Benim kıt aklım bu tür akçeli (içinde para olan) işlere fazla ermez ama..
Bu işin içinde sanki bir bit yeniği var gibi geliyor bana...
Sahi siz olsanız ne düşünürsünüz?
Hava bugünlerde yine ısınmaya başladı..
Beni de hararet basmaya başladı..
Kendimi şöyle bir havuzun içine atsam, tıraştan hemen sonra..
Ama...
Bence Anavatan Genel Başkanı Erkan Mumcu'nun konuyla ilgili özel bir açıklama borcu var..
Siz ne dersiniz?
cafesiyaset.com (özel)

Pazar, Eylül 24, 2006

Vakit'te Yazmayı Zul Addederim

Eski yol arkadaşları ile Ahmet Hakan arasındaki kavga, İsmailağa cinayetinden sonra patlak verdi. Ahmet Taşgetiren "yavşak" dedi, Ali Bulaç, "deşifretörlük"le suçladı. "Açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü..." diyerek eski yol arkadaşlarına "aba altıntan sopa gösteren" Ahmet Hakan, kendisine "dönek" diyenlere bir röportajla yanıt verdi. İşte röportajdan satırbaşları; VAKİT GAZETESİ'NE; "TERBİYESİZ GAZETE" Vakit gazetesinde yazmayı, ben zul addederim. Çünkü Vakit, terbiyesiz bir gazete. Ben evime sokmam o gazeteyi. Çünkü ahlaksızlık yapıyor. Mesela şöyle başlık atıyor: “Yatağına bilmem ne eden yazar!” Konuşurken bile utanıp söylenemeyecek sözcükleri başlığında kullanan bir gazeteyi sen evine sokar mısın? AHMET TAŞGETİREN'E; "YALAKALIK YAPTIĞINI GÖRDÜM" Çocuk pornosunu savunan liberal bir yazara, çocuk pornosunu savunduktan bir ay sonra, Ahmet Taşgetiren’in “Hanımefendi sizin mücadeleniz büyük, muhteşem bir mücadeledir” diye yalakalık yaptığını gördüm. Bunu da sorgulayalım, her şeyi sorgulayalım o zaman yani? ALİ BULAÇ'A; "DÜDÜK ÇALINCA DÖNDÜN" "Beni niye döneklikle suçluyorsun? Kendine baksana? Beni döneklikle suçluyorsan ve bu bir suçsa, sen de döndün? Dün “İslam devrimi” diyordun, düdük çalınca döndün. Ben 28 Şubata karşı direnişimi sürdürdüm. Sonuna kadar sürdürdüm. Biz satıcı değiliz, korkmuyoruz, mert insanız. O gün direnmişiz."*

Cumartesi, Eylül 23, 2006

M.Ali Ağca'dan Papa'ya mektup

M.Ali Ağca'dan Papa'ya mektup
BU İŞLERİ BİLEN BİRİYİM Ağca Papa'ya gönderdiği mektupta şöyle dedi: "Bu işleri bilen birisi olarak diyorum ki can güvenliğin tehlikede. Sakın Türkiye'ye gelme. Seni karşılayamam, çünkü cezaevindeyim." Ağca Papa'yı uyardı: Gelme, vurulursun Mehmet Ali Ağca, Kartal-Maltepe Cezaevi'nden Papa 16. Benedict'e yazdığı mektupta "Ben bu işleri bilen birisi olarak diyorum ki can güvenliğin tehlikede, sakın Türkiye'ye gelme!" dedi. Mehmet Ali Ağca Papa 16. Benedict'e kendi el yazısı ile yazdığı mesajda bizzat karşılayamayacağı için mazeret de bildirdi ve "seni karşılayamam çünkü cezaevindeyim" dedi.Ağca 2 sayfalık mektubunda, Papa Benedict'in şantaj altında olduğunu öne sürerek, İslam dini hakkındaki Regensburg konuşmalarının affedilmesini istedi. Ağca, mektubunda "Papa'yı affedin. Papa şantaj kurbanı" dedi. ŞANTAJ İDDİASI Eski ülkücü Ağca, Papa'nın can güvenliğinin tehlikede olduğunu öne sürerek, Kasım ayı sonunda Türkiye'ye gelmemesini önerirken, Papa'nın Regensburg konuşmasınada ünlü yazar Dan Brown'ın bile cesaret edemeyeceği bir açıklama getirdi. Ağca'ya göre, bu ülke "global savaş" planlarına Papa'yı alet etmek için bu video kasetlerle şantaj yapıyor. Dün, bir açıklama yapan Ağca'nın avukatı Mustafa Demirbağ "Ağca yazdığı mektubun arkasında olduğunu özellikle vurguladı" dedi. Ağca, yabancı basına da gönderdiği mektubunda "1980-2000 yıllarında Vatikan ve Batılı istihbarat örgütleri ile ilişkisi olduğunu ve müthiş sırlara sahip olduğunu" öne sürdü. 'CAN GÜVENLİĞİ TEHLİKEDE' Ağca'ya göre öldürülen Vatikan muhafızları komutanı Alois Esterman'ın da, Papa Benedict'e yapılan şantajla ilgisi var. Esterman'ın Papa Benedict'in rahibelerle ilişkilerini görüntüleyen kasetlerini bir özel tv şirketine satmak istediğini ve bu yüzden eşi ile öldürüldüğünü öne süren Ağca, şimdi bu video kayıtlarının "çok güçlü bir istihbarat örgütünün elinde olduğunu ve kendi dünya politikasını savunması için Papa'ya şantaj yaptığını" savunuyor. DÜNYA BASININDA Ağca, tüm bunlardan İtalyan askeri istihbarat örgütü Sismi'nin de haberli olduğunu ileri sürüyor. Ağca'nın Papa'yı istifaya davet edip, Kardinallerden Tettamanzi ve başbakan Bertone'yi yeni Papa'lığa aday gösterdiği fantazili mektuptaki en önemli nokta ise "Papa'nın can güvenliğinin tehlikede olduğunu vurgulaması". Almanya'nın en çok satan gazetelerinden Bild ile İtalyan Corriere Della Sera'nın da aralarında bulunduğu pek çok gazete Mehmet Ali Ağca'nın Papa Benedict'e yazdığı mektupta vurulacağını ima ettiği şeklinde haberlere yer verdi.*

Çarşamba, Eylül 20, 2006

BBC: İsrail, gizlice Kuzey Irak'taki Kürtleri eğitti!

İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin Newsnight programında, eski İsrail komandolarının gizlice Kuzey Irak'ta Kürtleri ''terörle mücadele operasyonları ve yeni bir havaalanını korumak için'' eğitirken gösteren fotoğraflar yayınlandı. Reuters ajansının haberine göre, BBC'nin programında konuşan adı açıklanmayan eğitimci olarak tanıtılan eski bir İsrail askeri, eski İsrail özel kuvvetler askerlerinin 2004'te Türkiye üzerinden ''iki grup Kürt askerini eğitmek için'' Irak'a geçtiğini söyledi. Habere göre, eski İsrail askeri, İsrail askerlerinin Irak'taki Kürtleri Erbil kentindeki havaalanı için güvenlik gücü olarak görev yapmak üzere eğittiğini anlattı. Eski İsrail askerinin, ayrıca tüfeğin nasıl kullanılacağı ve kalabalıkta militanların nasıl vurulacağının da dahil olduğu ''özel görevler'' için Kuzey Irak'ta 100'den fazla peşmergeyi eğittiklerini söylediği kaydedildi. Habere göre, eski İsrail askeri, eğitilen Kürtler bilmese bile Kürt yetkililerinin eğitimi verenlerin İsrailliler olduğunu bildiğini düşündüğünü söyledi. Kendi görevinin büyük bir havaalanı projesi için Kürt güvenlik görevlileri yetiştirmek ve askeri eğitim vermek olduğunu ifade eden İsrailli, ''nerede olduğunu, kendisinin kim olduğunu bilmesi ve her zaman kimliğinin açığa çıkma olasılığının bulunması nedeniyle günden güne gerginlik yaşadığını'' da anlattı. Newsnight programında ayrıca, Interop olarak adlandırılan İsrail'in bir güvenlik şirketinin ve İsviçre olarak kayıtlı Kudo ve Colosium adındaki iki yan kuruluşun da Erbil havaalanındaki önde gelen sözleşmeli şirketlerden olduğunu söyledi. Öte yandan, BBC'nin Newsniht programında açıklama yapan İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mark Regev, İsrail'in hiçbir şirkete Irak'ta savunma görevi için izin vermediğini kaydetti. Regev, şirketlerin, polisin ihraç yasalarını ihlal ettiklerini tespit etmesi durumunda kovuşturmaya uğrayacaklarını söyledi. Kuzey Irak'taki bölgesel yönetim sözcülerinden Halid Salih de BBC'nin programındaki eski İsrail askerinin açıklamalarını yalanladı. Irak gazetelerinde daha önce de İsrail askerlerinin Kuzey Irak'ta Kürtlere askeri eğitim verdiği yönünde çıkan haberler, bölgedeki yetkililer tarafından yalanlanmıştı.*

Salı, Eylül 19, 2006

Göktürk, Ermenilerden Özür Diledi.

Yazar Gülay Göktürk, "kamuoyu önünde yüksek sesle atalarımın bugün yaşayan Ermenilerin atalarına verdiği bütün acılar için özür dilemek istiyorum" dedi
Gülay Göktürk'ün köşe yazısı;
Hele bir koyalım da görelim bakalım nasıl işleyecek" diye madde konur mu ceza kanununa? Ya da "madde var ama işlemiyor, o zaman ne zararı var" diye bir mantık olur mu? İşte Kerinçsiz gibi bir grup çıkar ve senin bu sakat mantığını çürütüverir böyle... Ondan sonra ne yapacağını şaşırırsın. AB de bastırdı mı, paçan tutuşur. Doğru olan şeyi kendi iradenle, kendi kararınla yapmak varken "yabancıların baskısıyla" yapar duruma düşersin. Daha üç gün önce koyduğun maddeyi değiştirmek için olağanüstü toplantılar yapar, ittifaklar ararsın... İyi bir şey yaptığın halde, bu davranışının ardındaki dürtü ilkelerin değil, pragmatizmin olduğu için alkış da alamazsın. Tam tersine, taviz verdiğin için suçlanırsın.

Orhan Pamuk'un, Hırant Dink'in, Elif Şafak'ı n davaları da kara birer leke olarak kalır demokrasi tarihimizin sayfalarında... O duruşma sahnelerini hatırladıkça utanırız.
Neden doğru olanı kendiliğimizden yapamıyoruz bir türlü? İlkeli olmak bu kadar mı zor?
Şimdi değiştirmeye çalıştıkları 301'i koyarken düşünmediler ki, Türklüğü aşağılamayı cezalandı ran bir madde koymak ister işlesin, ister işlemesin- daha baştan ırk ayrımcılığıdır. Çünkü ceza kanununa böyle bir madde koymakla, başka milliyetleri aşağılamayı suç saymamış olursun. Dünya üstündeki bütün milliyetleri sayıp, herbirini aşağılamayı suç sayan ayrı ayrı maddeler koyamayacağına göre, sadece kendi milletini "koruyan" bir madde koyuyorsan, diğer bütün milletlerin aşağılanmasına aldı rmıyorsun demektir, ya da onlara hakaret edilmesini suç saymıyorsun, demektir.


Yoksa, böyle bir maddenin başka ne anlamı olabilir ki...
Peki bu şovenizm değil midir? Ayrımcılık değil midir?

301'in suyunun ısındığı görülüyor. Belli ki, Elif Şafak 21 Eylül'de yargılanmaya başlasa da, maddenin ömrü onu mahkum etmeye yetmeyecek. Dava yarıda kesilecek.
Ama doğrusu bu durum işin özünü değiştirmiyor. Ne "sağ kalanların torunları"nın öfkelerini yatıştırabilir bu durum, ne de bizim ayıbımızı örtebilir. Türkiye'yi, roman kahramanlarının sözleriyle bile olsa, resmi tarihi sorgulamayı yasaklamış bir ülke olmaktan çıkaramaz.

Çünkü böyle bir dava açıldı bir kere. Ve devlet çekilen acıların ve o acılar karşısında duyulan tepkinin bir roman karakterinin ağzından bile olsa ifade edilmesine tahammül etmediğini ortaya koydu. Böyle bir tutum karşısında, bizlerin tek tek bireyler olarak, "bu mesele tarihçilerin işi" deyip işin içinden çıkmamız ya da kendimizi devlet politikalarından ayırıp vicdanımızı rahatlatmamı z mümkün görünmüyor.

Bu durumda, bu dava karşısında susmak tam da Leydi Tavuskuşu'nun ve Anti kavurma'nın dediklerini yapmak oluyor. Ne diyorlardı:

"Hepimiz zaman içindeki bir sürekliliğe do- ğarız ve geçmiş şimdinin içinde yaşamaya devam eder. Bir soydan, kültürden, milletten geliriz. Devletiniz tarihi inkar ediyor, o devleti de sizler var ediyorsunuz. Suça ortaksınız demektir bu. Hep beraber inkar politikasının içindesiniz."
"Yani diyelim ki babamın büyükbabası bir suç işledi. Bundan ben mi sorumluyum?"
"Babanın büyükbabasının suçundan değil, ama o suçun inkar ve ihmal edilmesinden sen sorumlusun" İşte ben bu sebeple, şimdiye kadar yapmadığım bir şeyi yapmak, bu inkar politikasına ortak olmadığımı ortaya koymak ihtiyacı duyuyorum. Bu davada - 301'inci madde değişecek ve Elif Şafak mahkum olmayacak olsa bile- Kerinçsizlerin karşısında ve
Elif Şafak'ın yanında yer almak; böylece kamuoyu önünde yüksek sesle atalarımın bugün yaşayan Ermenilerin atalarına verdiği bütün acılar için özür dilemek istiyorum.*
* http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=186205